Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde, dağların arasına sıkışmış bir tapınak var. Parthenon'dan daha büyük, daha heybetli — ama adını çoğu insan hiç duymamış. Baalbek'teki Bacchus Tapınağı: otuz bir metre yüksekliğinde sütunlarıyla dünyanın en iyi korunmuş Roma tapınağı. 1930'larda buraya gelen maceracı yazar Halliburton, yöre halkının yüzyıllardır kullandığı bir isim duydu: 'Mutluluk Avlusu.' Ama burada yaşananları mutluluk kelimesi anlatmaya yetmez.
Kapısından belli zaten. On üç metre yüksekliğindeki giriş, antik dünyanın en işlemeli kapısı sayılır. Her karışı asma yaprakları, dağınık saçlı dansçı kadınlar — şarap tanrısı Dionysos'un vecde kapılmış takipçileri Mainadlar — ile kaplı. Dikkatli bakarsanız asmaların arasında haşhaş çiçekleri de görürsünüz. Şarap. Tahıl. Haşhaş. Antik gizem kültlerinin üç kutsal maddesi. Kapıya kazınmış bir uyarı gibi: bu eşikten geçen, aynı kişi olarak geri dönmez.
Burası Bacchus'a — yani Yunanların Dionysos dediği şarap, çılgınlık ve yeniden doğuş tanrısına — adanmıştı. Buradaki ibadet dua değildi, bir geçiş töreniydi. Adaylar on gün oruç tutar, gecenin karanlığında mor kaftanlar ve sarmaşık taçlarıyla tapınağa girerdi. Uzun koridorun sonunda adytum vardı — yalnızca kabul edilmişlere açık, yerden yükseltilmiş kutsal alan. Altında gizli bir oda: rahiplerin yukarıdakilere kehanet fısıldadığı karanlık boşluk.
Ritüelin doruk noktası bir ölümdü. Sembolik — ama rahat edeceğiniz cinsten değil. Aday Bacchus'un kendisi oluyordu: bebekken Titanlar tarafından parçalanıp Zeus'un dirilttiği tanrı. Titan maskeleri takan rahipler diz çökmüş adayı çepeçevre sarardı. Pompeii'deki Gizemler Villası'nın fresklerinde kanatlı bir figür çıplak sırta kamçı indiriyor. Ceza değildi bu. Mevlana yüzyıllar sonra 'ölmeden önce ölünüz' diyecekti. Bu tapınağın rahipleri o sözü çoktan, kelimesi kelimesine uyguluyordu.
Sonra şarap gelirdi — tanrının kanı. Antik şarap bugünkünden hafifti; tarihçiler bitkiler, bal ve kapıdaki haşhaşlardan elde edilen afyonla güçlendirildiğini düşünüyor. Aday içerdi, benlik çözülürdü. Sonra her şeyin kendisi için var olduğu an: diriliş. Paramparça olmuş, gözyaşları içindeki aday 'büyük sevinçle hayata döndürülürdü.' Yunanlılar buna ekstasis dedi — 'kendinin dışına çıkmak.' Semada dönen dervişin ulaştığı hal. Binlerce yıl önce, başka bir dilde, başka bir inanışta — ama aynı vecd.
Ama buradaki tanrı ne tam Yunan'dı ne tam Romalı. Roma'dan çok önce Fenikeliler burada ölen ve dirilen bir tanrıya tapıyordu: Adonis. Adı Kenan dilinde 'efendi' demek. Her bahar yakındaki nehir dağlardan inen demir tortusuyla kızıla boyanırdı. Eski insanlar tanrılarının kanını gördü orada. Roma gelince Bacchus'u Adonis'in üzerine giydirdi — iki ölen tanrı, bir tapınak ve bu vadideki her uygarlığın vardığı aynı gerçek: en derin sır yaşam ya da ölüm değil, ikisinin arasındaki geçiştir.
Tapınak hâlâ ayakta. Kapısında hâlâ asma yaprakları ve haşhaş çiçekleri duruyor. Adayların diz çöktüğü yerin altındaki karanlık mahzen hâlâ orada. On altı yüzyıldır kimse burada ibadet etmedi ama tapınak, sahip çıkan her imparatorluktan uzun yaşadı — Roma, Bizans, Arap, Osmanlı, Fransız. Taşların imparatorluklarla işi olmaz. Onları yontan eller iki dünya arasında bir kapı açtıklarına inanıyordu. Ve kapılar — terk edilmiş olanlar bile — içlerinden geçenlerin izini taşımaya devam eder.
