1798 yazı. Napolyon Bonapart — henüz genç ve hırslı bir general — devasa bir orduyla Mısır'a çıkarma yaptı. Ama yanında sadece asker yoktu; 167 bilim insanı, ressam ve arkeolog da getirmişti. Tapınakları çizdiler, hiyeroglifleri kopyaladılar, her şeyi kayıt altına aldılar. Ama bir şey hiçbir zaman kayda geçmedi: Napolyon'un Büyük Piramit'in içinde o gece yaşadıkları. Söz gümüşse, sükut altındır derler.
Napolyon, Kral Odası'nda bir geceyi yapayalnız geçirmekte ısrar etti. Kral Odası — milyonlarca ton taşın tam kalbinde gömülü, granit bir mezar odası. Yaverleri şiddetle karşı çıktı: havasız, kapkaranlık, bir komutan için son derece tehlikeli. Ama Napolyon geri adım atan biri değildi. Meşalecilerle dar ve dik koridorlardan tırmandı, odaya ulaşınca hepsini dışarı gönderdi ve karanlıkta tek başına kaldı.
Şimdi düşün: bir adam, ışığın zerresinin ulaşamadığı bir odada tek başına. Gece karanlığı değil — yerin altının karanlığı. Dünyanın hiçbir yerinde duymayacağın bir sessizlik; dört bin yıllık bir sessizlik. Yazılı tarihten bile eski taşlar her yanını sarmış. Tek duyduğun, kendi kalp atışların. İnsan zihni böyle bir yerde ne yapar? Ne görür? Ne duyar? Delire mi? Bunu Napolyon kimseye anlatmadı. Hiçbir zaman.
Sabah şafakla birlikte dışarı çıktığında, subayları onu tanıyamadı. Yüzü bembeyazdı, elleri titriyordu. Gözleri kocaman açılmıştı — sanki normal gözlerin göremediği bir şey görmüştü. Yaverlerinden biri cesaretini toplayıp sordu: General, ne oldu orada? Napolyon ağzını açtı, konuşacak gibi oldu — sonra aniden durdu. Sanki kelimeler boğazında takılıp kalmıştı. Alçak, boğuk bir sesle söyledi: «Söylesem inanmazsınız.» Ve bir daha o gece hakkında tek kelime etmedi.
Hayatının geri kalanında Napolyon o gece hakkında sustu. En yakın danışmanları bile gerçeği ağzından alamadı. İnsanlar tahmin yürüttü: belki geleceğini görmüştü — imparator olarak taç giymesini, Avrupa'nın büyük bölümünü fethini, sonra Waterloo'daki o acı yenilgiyi ve Saint Helena adasındaki yalnız, unutulmuş sürgününü. Ya da belki insan aklının sınırlarını aşan bir şeyle yüz yüze gelmişti.
Belki firavunlar taşların içine bir sır gömmüştü — yalnızca mutlak karanlıkta ve tam bir yalnızlıkta kendini gösteren bir şey. Belki piramit sadece bir mezar değildi; belki kelimelerin anlatamayacağı bir yere açılan bir kapıydı. Napolyon, hiçbir ordudan korkmayan adam, gördüğünü söylemekten korkuyordu. Bir sır, onu taşıyanı da esir eder.
Son perde: Saint Helena adası, 1821. Napolyon ölüm döşeğinde. Bir zamanlar yarım milyon askere komuta eden beden çökmüş. En yakın arkadaşı yatağının başına diz çöküp son kez soruyor: Yalvarırım, söyle bana — o gece piramitte ne gördün? Napolyon son gücüyle yastığından doğruluyor. Gözleri alev alev yanıyor. Ağzını açıyor. Sonra yavaşça, ağır ağır başını sallıyor. Fısıldıyor: «Hayır... Ne faydası var ki? Asla inanmazsın.»
Kısa süre sonra öldü. Sırrı kendisiyle birlikte toprağa gitti. Bu hikaye gerçek mi, efsane mi — artık fark etmez. Büyük Piramit'in gizeminin ayrılmaz bir parçası oldu. Napolyon tek değildi: günümüzde bile Kral Odası'na giren ziyaretçiler tuhaf bir baş dönmesi, algı değişikliği ve adı konamayan bir ürperti hissettiklerini söylüyor. Sanki piramidin kendisi bir sır taşıyor — ve onu açığa vurmayı inatla reddediyor. Tıpkı Napolyon gibi.
