Bedeviler ona hiçbir zaman mezar demediler. Onlar için adı “Firavun’un Hazinesi”ydi — ve insan elinin değmediğine yemin ederlerdi. Efsaneye göre Firavun, Kızıldeniz’de Musa’yı kovalarken boğulmadı. Kurtuldu, izini güneye doğru dağların arasından sürdü — arkasında çalıntı altınlarla yüklü arabalar. Vadi arabalara dar gelince, her büyücü kralın yapacağı şeyi yaptı: cinleri çağırdı.
İslam inancında cinler dumansız ateşten yaratılmış varlıklardır — insanlarla görünmeyen âlem arasında bir yerdeler. Kuran’da Süleyman Peygamber’in cinleri emri altına alıp Kudüs’teki mabedini yaptırdığı anlatılır. Bu sefer Firavun aynı güce seslenmişti. Ve cinler geldi. Tek gecede, kaya yamacından kırk metre yüksekliğinde bir cephe oydular — sütunlar, tanrı heykelleri, gizli odalar — hepsi tek parça kayadan. En tepeye taştan bir küp koydular, altını içine mühürlediler ve yok oldular.
Yüzyıllar boyunca Bedeviler altının gerçekten orada olduğuna inandı. Bu sadece masal değildi — küpe tüfekle ateş açıyorlardı. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl gezginleri küpü yüzlerce kurşun deliğiyle kaplı buldu — nesiller boyu kırmaya çalışmışlardı. İşin aslı: küp, uçurumun kendisinden oyulmuş som taştı. İçinde hiçbir şey yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı. “Sabrın sonu selamettir” derler — ama bu sefer sabrın sonu kurşun deliklerinden başka bir şey vermedi.
Gerçek ustalar herhangi bir cinden çok daha etkileyiciydi. Milattan sonra birinci yüzyılda Nebatiler — çöl göçebelerinden Ortadoğu’nun en zengin tüccarlarına dönüşmüş Araplar — bu yapıyı en büyük kralları IV. Aretas için anıt mezar olarak oydular. Cephe baştan aşağı güç mesajıydı: Yunan tarzı sütunlar, öbür dünyayı koruyan tanrı heykelleri, ruhları göğe taşıyan kartallar. Tam da Petra’ya giren dar kanyondan çıkan herkesin ilk göreceği yere kondurdular — ayak bastığın toprak kime ait, bilesindi.
Bin yıl boyunca hiçbir Avrupalı onu görmedi. 1812’de İsviçreli kaşif Johann Ludwig Burckhardt, “Şeyh İbrahim” kimliğiyle sızdı içeri. Bu an için tam üç yıl Arapça ve Kuran öğrenmişti. Kılıfı: Hz. Harun’un makamında kurban kesmek. Rehberi onu doksan metre derinliğindeki bir kanyondan geçirdi. Kanyon açıldığında, Hazine gözünün gördüğü her yeri doldurdu. Rehber döndü: “Anladım, sen kâfirsin.” Burckhardt geri çekildi — ama dünyanın en büyük kayıp şehirlerinden birini çoktan keşfetmişti.
2003’te arkeologlar Hazine’nin altını kazdı ve efsanenin yüzyıllardır sakladığı şeyi buldular. Altın değil — mezar. Altı metre derinlikte, en az on bir kişinin kalıntılarını barındıran odalar ortaya çıktı; yanlarında seramik kaplar ve tütsüler vardı. 2024’te başka bir ekip yakınlarda on iki iskelet daha buldu — iki bin yıldır dokunulmamış. Hazine hiçbir zaman bir kasa değildi. En başından beri krallığın en önemli insanlarının gömüldüğü bir anıt mezardı — tam da şehre giren herkesin önünden geçeceği yerde.
Efsane ölmeyi reddediyor. Steven Spielberg, Hazine’yi Indiana Jones ve Son Haçlı Seferi’nde Kutsal Kâse’nin saklandığı yer yaptı. O görkemli cephenin arkasındaki gerçek odalar mı? Küçük, çıplak, sade — filmle uzaktan yakından alakası yok. Ama bunun önemi yok. Şafak vaktinde güneş o kumtaşına vurup onu canlı ateşin rengine büründürdüğünde, dünyanın en şüpheci insanı bile durup bakıyor. Belki cinler gerçekti. Belki altın hâlâ orada — kimsenin henüz kazmadığı bir derinlikte.
