Budapeşte’deki Buda Kalesi’nin altında bir mağara ve tünel labirenti uzanır — milyonlarca yıl boyunca yeraltı nehirlerinin oyduğu, sonra yüzyıllar boyunca insanların genişlettiği bir ağ. Bugün turistler ortam ışığı ve sesli rehberler eşliğinde rahatça geziniyor, loş ışıkta selfie çekiyor. Çoğunun bilmediği şey şu: tarihin en korkunç adamlarından biri, bir zamanlar bu tünelleri ev bellemiş.
Adı Vlad’dı — Eflak voyvodalığının hükümdarı, bugünkü güney Romanya’daki küçük bir prenslik. Babası “Ejderha Tarikatı” na kabul edilmişti; Osmanlı’ya karşı kurulan bir Hıristiyan askeri birlik. Bu yüzden babasına Drakul — yani “Ejderha” — dendi. Oğlu da doğal olarak Drakula oldu: Ejderhanın Oğlu. Ama dünya onu başka bir isimle tanıdı. Bizim tarih kitaplarımızda o isim çok iyi bilinir: Kazıklı Voyvoda.
1462’de kendi müttefiki — Macaristan Kralı Matthias Corvinus — onu tutuklattı. Osmanlı’ya karşı en azılı savaşçısını neden hapse atar bir kral? Belki Vlad’ın aşırı yöntemleri siyasi yük haline gelmişti. Belki Matthias, Eflak tahtında daha uysal birini istiyordu. Sebep ne olursa olsun, Kazıklı Voyvoda Buda’ya getirildi ve kalenin altına kapatıldı.
İşin tuhaf yanı — burası bir zindan değildi. Vlad sonuçta kraliyet kanı taşıyordu; rahat odalar, hizmetkârlar, hatta kitaplar verildi. Tünellerin belirli bölümlerinde serbestçe dolaşabiliyordu. Ama her çıkışta silahlı nöbetçiler bekliyordu. On iki yıl boyunca yaldızlı bir kafesti burası. Tam olarak işkence değil. Tam olarak özgürlük değil. Sadece... bekleme.
Ama Vlad boş duracak adam değildi. Dönemin tanıklarına göre fareleri yakalayıp minicik tahta çubuklara geçirmeye başladı. Sonra örümcekleri. Sonra muhafızların getirdiği kuşları. On binlerce insanı gerçek kazıklara çaktırmış olan adam, duramıyordu — tüm krallığı birkaç yeraltı odasına sığmış olsa bile. Derler ya, “can çıkmayınca huy çıkmaz.” Kazıklı Voyvoda’da can da vardı, huy da — ve ikisi de yeraltında sapasağlam duruyordu.
Bir an düşün. On iki yıl yeraltında. O duvarların dışında imparatorluklar çarpışıyordu. Osmanlı Avrupa’nın derinliklerine ilerliyordu. Matthias savaşlar yürütüyor, antlaşmalar imzalıyor, Vlad’ın tam tepesinde Avrupa’nın en görkemli Rönesans saraylarından birini inşa ediyordu. Ve Ejderhanın Oğlu karanlıkta oturmuş, çubuk yontuyordu. Dünyanın tekrar bir canavara ihtiyaç duymasını bekliyordu.
Sonunda Vlad uzun oyunu oynadı. Ortodoksluktan Katolikliğe geçti — on beşinci yüzyıl Macaristan’ında özgürlüğün bedeli buydu. Kraliyet ailesiyle bağlantılı soylu bir kadınla evlendi. 1476’da Matthias nihayet onu serbest bıraktı ve Eflak tahtına dönüşünü destekledi. Vlad tahtını geri aldı. Yaklaşık iki ay tutabildi. Sonra savaşta öldürüldü. Ejderhanın Oğlu yaşadığı gibi öldü — şiddetle.
O odalar hâlâ orada, Buda Kalesi’nin derinliklerinde. Tur rehberleri “burada bir zamanlar bir Eflak prensi kalmış” deyip geçiyor — bilerek belirsiz bırakıyorlar. Ama eğer hikâyenin tamamını biliyorsan, Vlad’ın o odalarda küçük çubuklarıyla ve ölü şeyler koleksiyonuyla neler yaptığını biliyorsan, tüneller farklı hissettiriyor. Daha karanlık. Sanki orada aşağıda bir şey hiç gitmemiş gibi.
