Çoğu imparator daha büyük ordular hayal etti. II. Rudolf’un hayali başkaydı: kurşunu altına çevirmek. 1583’te kimsenin beklemediği bir adım attı — Kutsal Roma İmparatorluğu’nun başkentini Viyana’dan Prag’a taşıdı. Siyaset yüzünden değil, savaş hazırlığı hiç değil. Avrupa’nın o güne kadar gördüğü en büyük laboratuvarı Prag Kalesi’nin tam göbeğine kurmak istiyordu.
Rudolf zekiydi, belki biraz dengesiz ve simyaya tamamen batmıştı — ucuz metalleri doğru formülle saf altına dönüştürebileceğinize dair o kadim inanç. İki şeyin peşindeydi: bu dönüşümü mümkün kılacak efsanevi Felsefe Taşı ve ölümsüzlük vaat eden Hayat İksiri. Avrupa’nın dört bir yanından her simyacıyı, gökbilimciyi ve gizemciyi Prag’a çekmek için akıl almaz paralar döktü.
Gelen ilk büyük isim Edward Kelley’di — karanlık bir geçmişi ve cesur bir iddiası olan bir İngiliz: cıvayı altına çeviren gizemli bir kırmızı toz. Rudolf ona kalede bir kule ve sınırsız bütçe verdi. Kelley saray huzurunda canlı gösteri bile yaptı — ve bir şekilde başardı. Ama numarayı bir daha tekrarlayamayınca Rudolf onu zindana attırdı. Kelley kaçmaya çalışırken kule penceresinden düşerek can verdi.
Ama saraydakilerin hepsi sahtekar değildi. İngiltere’nin en keskin zihinlerinden John Dee, matematik ve optik konuşmaya — bir de meleklerle iletişim kurduğunu söylediği şeyi anlatmaya — gelmişti. Bir kılıç düellosunda burnunun bir kısmını kaybedip yerine metal burun takan Danimarkalı gökbilimci Tycho Brahe, İmparatorluk Matematikçisi oldu. Kalede çizdiği yıldız haritaları, asistanı Johannes Kepler’in gezegenlerin gerçekte nasıl hareket ettiğini keşfetmesini sağladı — bilim tarihinin dönüm noktalarından biri.
Kale yüzlerce isimsiz kahramana da kapılarını açtı. Altın Sokak — kale surlarının dibinde dizili minicik, rengârenk evler — gece gündüz çalışan simyacılarla dolup taşıyordu. Fırınlar sabaha kadar yanıyor, tuhaf karışımlar toprak kaplarda fokurduyordu. Havada kükürt ve cıva kokusu eksik olmuyordu. Patlamalar olağan sayılırdı. Yarı araştırma kampüsü, yarı çılgın bilim insanının oyun bahçesi.
Rudolf bir yandan da Avrupa’nın en göz kamaştırıcı özel koleksiyonlarından birini topladı. Dürer ve Bruegel gibi ustaların tabloları. «Nadire kabineleri» — ilk müzelerin atası gibi düşünün — tek boynuzlu at boynuzu denilen şeylerle, zehre karşı koruduğuna inanılan taşlarla ve uzak diyarlardan getirilen nadir bitkilerle doluydu. Prag Kalesi; sanat, bilim, büyü ve takıntının aynı çatı altında buluştuğu bir yer hâline geldi.
Ama takıntı onu canlı canlı yedi. Paranoya sardı, düşmanlarının kapıya dayandığına ikna oldu. Kardeşi Matthias tahttan indirdi. Rudolf 1612’de harikalar diyarına çevirdiği kalede yapayalnız öldü — koleksiyonlarıyla çevrili ama herkes tarafından terk edilmiş. «Sabrın sonu selamettir» derler. Ama Rudolf’un sabrının sonu selamet değil, yalnızlıktı. Felsefe Taşı’nı bulamadı — kimse bulamadı. Ama takıntısı Prag’a silinmez bir miras bıraktı: deha ile delilik arasındaki çizginin hep güzelce bulanık kaldığı bir şehir.
