Kafanızdaki sahneyi biliyorum: binlerce silahlı işçi Kış Sarayı’nın kapılarına dayanıyor, silah sesleri arasında koridorlarda ilerliyor, Rus hükümetini deviriyor. Ama bu sahne 1927’de Eisenstein’ın çektiği “Ekim” filminden — düpedüz propaganda. Gerçekte, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirip üç yüz yıllık çarlık düzenini bitirdiği o ekim gecesi çok daha tuhaf, çok daha kaotik ve açıkçası inanılmaz derecede saçmaydı.
Sarayı kim koruyordu dersiniz? Birkaç yüz asker — çoğu henüz bıyığı terlememiş harbiye öğrencileri ve bir de Kadın Ölüm Taburu: Birinci Dünya Savaşı cephelerinde çarpışmış gönüllü kadın askerler. Çar II. Nikola sekiz ay önce tahttan çekilince kurulan geçici hükümeti savunuyorlardı. Ama gece ilerledikçe nöbetçilerin çoğu sessizce arka kapılardan sıvıştı. Devrimin önündeki en büyük engel, kimseyle savaşmadan kendi ayağıyla çekip gitti.
Bolşevikler sarayı basmadı — daha çok sızıp girdiler. Pencerelerden tırmandılar, hizmetçi kapılarından süzüldüler. Kış Sarayı’nın binden fazla odası vardı ve silahlı gruplar koridorlarda kayboldu. Derken birisi çarın şarap mahzenini keşfetti: Rusya’nın en nadide şaraplarından yaklaşık yüz bin şişe. Ve olan şey devrimi neredeyse başlamadan bitirecekti — tarih kitaplarına sığmayacak büyüklükte bir içki âlemi, bir darbenin tam ortasında.
Bolşevik komutanlar panik yaptı. Mahzeni kapattırmak için silahlı nöbetçi gönderdiler — nöbetçiler de içmeye başladı. Mahzenin önüne duvar ördürdüler — onu da kırıp geçtiler. Sonunda çareyi bütün şişeleri parçalamakta buldular. Şarap, sarayın oluk ve kanallarından sokaklara aktı; başkentin ortasından kıpkızıl bir nehir. Davulun sesi uzaktan hoş gelir derler ya — işte bu devrim de uzaktan öyle görkemli görünüyordu. Yakından bakınca şarap kokuyordu.
Peki hükümet? Rusya’yı yöneten bakanlar, sarayın bir köşesindeki küçük yemek odasında, masanın etrafında büzülmüş halde bulundu. Tek kurşun atılmadan tutuklandılar. 26 Ekim sabahı Vladimir Lenin kalabalığın karşısına çıkıp ilan etti: “Geçici hükümet devrilmiştir.” Üç yüz yıllık Romanov hanedanlığının tahtı olan Kış Sarayı, on iki saat içinde el değiştirmişti. Ve bu sürecin en kanlı anı muhtemelen o şişe kırma faciasıydı.
Şimdi asıl beklemediğiniz kısım. İmparatorluğu yıkan devrimciler, imparatorluğun hazinelerini yıkmadı. Kış Sarayı dünyanın en büyük sanat koleksiyonlarından birini barındırıyordu: Rembrandt, Rubens, Leonardo da Vinci. Yeni Sovyet hükümeti hepsini yakıp “burjuva mirası” diye küle çevirebilirdi. Yapmadı. Kapıları ardına kadar açtı. Saray, Hermitage Müzesi’nin kalbi oldu ve çarların özel koleksiyonu artık herkesin koleksiyonuydu.
Romanovların zenginliklerini sergilemek için yaptırdığı saray, sonunda onların çöküşünü sergiledi. Destansı bir savaş olması gereken devrim ise karanlık koridorlarda kaybolmuş devrimcilerin, bir şarap felaketinin ve yemek masasında yapılan sessiz bir tutuklamanın hikâyesine dönüştü. Yirminci yüzyılın en büyük iktidar değişikliği bir kükremeyle değil, bir akşamüstü sarhoşluğuyla geldi.
