17 Ağustos 1661. Fransa Maliye Bakanı Nicolas Fouquet, Avrupa'nın en zengin adamlarından biri, hayatının en büyük hatasını yapıyor: bir ziyafet veriyor. Paris'in güneyinde yeni bitirdiği Vaux-le-Vicomte Şatosu'nda öyle muhteşem bir gece düzenliyor ki, genç Kral XIV. Louis — henüz yirmi üç yaşında — donup kalıyor. Ve tam o anda, Fouquet'nin kaderi geri dönülmez biçimde mühürleniyor.
O gece her şey ölçüsüzce aşırıydı. Yemekler som altın tabaklarda servis ediliyordu — oysa bizzat kralın sarayında bile yalnızca gümüş vardı. Dönemin en büyük oyun yazarı Molière, bu gece için özel olarak kaleme aldığı eseri bizzat sahneye çıkıp oynadı. İtalyan usta Torelli, gökyüzünü aydınlatan muhteşem bir havai fişek gösterisi tasarlamıştı. Bahçe tasarımcısı André Le Nôtre'un eseri olan bahçeler ufka kadar uzanıyor, sanki sonu yokmuş gibi görünüyordu. Altı bin davetli, duvarları Fouquet ailesini adeta kraliyet soyundan gösterecek tablolarla süslü görkemli salonlarda geziniyordu.
XIV. Louis henüz yirmi üç yaşındaydı ama hiç de toy değildi. Her bir detayı buz gibi soğuk bir öfkeyle takip etti. Kafasında tek bir kural vardı ve bu kural tartışmaya bile açık değildi: hiçbir kul, ne kadar zengin olursa olsun, kraldan daha parlak görünemezdi. Annesi Avusturyalı Anna, oğlundaki tehlikeyi hissedip kolundan tuttu — Louis, Fouquet'yi oracıkta tutuklattırmak üzereydi. «Bir ev sahibini kendi çatısı altında tutuklatmak yakışık almaz» dedi oğluna fısıltıyla. Kral dişlerini sıktı ve sustu. Bekleyebilirdi. Sabretmeyi çok iyi bilirdi.
Sabrın sonu selamettir, derler. Ama kralın sabrının sonu Fouquet için selamet değil, zindan oldu. Üç hafta sonra Louis, en güvendiği adamını gönderdi: d'Artagnan. Evet, gerçek d'Artagnan — romanlardaki karakter değil — kralın silahşörlerinin bizzat komutanı. D'Artagnan Fouquet'yi tutukladı. Fouquet zimmetine para geçirmekle yargılanıp sürgüne mahkûm edildi. Ama kral bu cezayı hafif buldu. Hükmü bizzat değiştirdi: ömür boyu hapis, hiçbir af umudu olmadan.
Fouquet hayatının son on dokuz yılını Alpler'in derinliklerindeki Pignerol Kalesi'nde, dünyadan tamamen kopuk bir şekilde hapis geçirdi. Kimseyle görüşemedi, kimse ondan haber alamadı. Bazı tarihçiler, onun sonradan «Demir Maskeli Adam» olarak bilinen o gizemli mahkûm olduğuna inanır — yüzü demir bir maskeyle örtülü, kimliği hiçbir zaman çözülememiş Avrupa tarihinin en ünlü bilinmeyen mahkûmu. Kesin olan bir şey var: Fouquet bir daha asla özgür bir insan olarak güneş yüzü görmedi.
Ama asıl dahice hamle bundan sonra geldi ve bu hamle belki de hapisten bile acımasızdı. Louis, Fouquet'nin yarattığı güzelliği yıkmadı, yakmadı. Çok daha zekice ve çok daha acımasız bir şey yaptı: rakibinin tüm yaratıcı ekibini tek tek işe aldı. Mimar Le Vau'yu, ressam Le Brun'ü, bahçıvan Le Nôtre'u, hatta Molière'i bile. Ve hepsine tek bir emir verdi: Öyle bir şey inşa edin ki Vaux-le-Vicomte onun yanında bir bahçe kulübesi gibi kalsın.
O şey Versailles oldu. İnsanlık tarihinin en büyük ve en görkemli sarayı üç şeyden doğdu: bir kralın kıskançlığından, bir bakanın gösterişinden ve kontrolden çıkmış bir ziyafetten. Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olan Fouquet, farkında olmadan tarihin en ihtişamlı yapısına ilham verdi. Bazen en büyük hata, başarısız olmak değil — yanlış kişinin önünde fazla başarılı olmaktır.
