1780'lerin Paris'ini gözünde canlandır. Işıklar şehri değil — ölülerinin altında ezilen bir şehir. Bin yılı aşkın süredir Parisliler cenazelerini hep aynı mezarlıklara gömüyordu. En büyüğü olan Saints-Innocents şehrin tam göbeğindeydi; mezarlar on kat üst üste istiflenmiş durumdaydı. 1780'de bitişik binanın bodrum duvarı çöktü ve çürümüş insan kalıntıları birinin evine aktı. Şehir içten içe çürüyordu.
1786'da yetkililer geri dönüşü olmayan bir karar aldı: Paris'in büyük mezarlıklarının tamamı kazılacak, kemikler yeraltına taşınacaktı. Şehrin altında üç yüz kilometreden fazla terk edilmiş tünel uzanıyordu — Orta Çağ'dan beri Paris'i inşa etmek için kazılmış eski kireçtaşı ocakları. Notre-Dame, Louvre, o ihtişamlı taş yapıların hepsi bu yeraltı kayalarından yontulmuştu. Artık bu boş tüneller altı milyon yeni sakine ev sahipliği yapacaktı.
Çalışma yalnızca karanlık bastıktan sonra başlardı. Katolik Kilisesi bunda ısrar etmişti — bu kutsal bir görevdi. Her gece, kemiklerle dolu örtülü arabalar meşale ışığında Paris sokaklarından geçer, yanlarında rahipler ölüler için dua okuyarak yürürdü. O güzergâhta oturduğunu düşün bir an. Tahta tekerleklerin arnavut kaldırımındaki gıcırtısı, alçak sesli ilahiler ve o arabalarda ne taşındığını bilmenin ağırlığı. Gece gece, yıl yıl. Altı milyon insan, araba araba.
Hikâyenin en beklenmedik dönüm noktası tam burada. İşçiler kalıntıları tünele gelişigüzel yığmak yerine, onları bir sanat eserine dönüştürmeye başladı. Uyluk kemikleri sıkı, düzgün duvarlara yerden tavana kadar sıra sıra dizildi. Kafatasları eşit aralıklarla yerleştirilip haçlar, kalpler ve geometrik desenler oluşturuldu. Kemikler mimariye dönüştü. Ve girişin üzerine, bu mekâna adını veren cümle kazındı: "Dur. Burası Ölüler İmparatorluğu."
"Sabrın sonu selamettir" derler — ama Paris bin yıl boyunca ölüleriyle sabretti, sonunda selamet değil altı milyon iskelet buldu. Üstelik kimse kemikleri ayırmadı. Bir kralın uyluk kemiği bir dilencinininkiyle yan yana duruyor. Bir rahibenin kafatası bir suçlunun yanında. Paris devrimler, salgınlar ve yüzyıllarca süren savaşlardan sağ çıkmıştı; bütün o insanlar — güçlüsü de unutulmuşu da — aynı duvarda isimsiz olarak buluştu. Altı milyon hayat, tek bir isim kalmadı. Ölüm özgeçmiş okumuyor.
Bugün bu yeraltı kemik sarayının yaklaşık bir buçuk kilometresini gezebilirsin — Paris'in altındaki devasa tünel ağının küçücük bir parçası. Koridorlar dar ve rutubetli; yerden tavana, oraya varmak için üstünde yürüdüğün sokaklarda bir zamanlar yürümüş insanların kalıntılarıyla kaplı. Fırıncılardı, askerlerdi, annelerdi, suçlulardı, rahiplerdi. Şimdi hepsi aynı soluk beyazlıkta, hem güzel hem tüyler ürpertici desenlere dizilmiş.
Paris Yeraltı Mezarları aslında bir mezarlık değil. Yaşamış her insanın tek ortak noktasına dikilen bir anıt. Bir imparatorluk kurabilirsin, bir başyapıt yazabilirsin, ömrünü dünyanın seni hatırlamasına adayabilirsin — kemiklerin yine de bir yabancınınkilerin yanında, aynı duvarda son bulur. Bu ya Paris'in en ürkütücü gerçeği, ya da en dürüstü.
