Otuz iki yaşında, Yunanistan'dan Hindistan sınırına kadar her şeyi fethetmişti. Tek bir savaş kaybetmemişti. Bir tane bile. MÖ 323 baharında yeni başkenti Babil'e — bugünkü Irak'ın kalbine — dönerken, Babilli rahipler yolunu kesti: Şehre batıdan girme, yıldızlar felaket diyor. Dolanmaya çalıştı ama bataklıklar ordusunun yolunu tıkadı. Batı kapısından girdi. Yaşayacak on bir günü kalmıştı.
Dinlenmeye gelmemişti. Arabistan'ı fethetmeyi planlıyordu — limanda sekiz yüz gemi inşa ediliyordu. Kuzey Afrika'dan, İtalya'dan, İspanya'dan elçiler akıyordu. Tarihin en büyük imparatorluğu ona yetmiyordu. Sonra 29 Mayıs gecesi arkadaşı Medius'un evindeki içki alemine gitti. Sabaha kadar içti. Uyandığında ateşi vardı.
Saray kayıtları tıbbi dosya gibi okunuyor. Birinci ve ikinci gün: hâlâ çalışıyor, donanmaya emirler veriyor. Üçüncü gün: yıkandı, tanrılara kurban sundu ama ateş düşmedi. Dördüncü gün: ayakta duramıyor, sedyeyle taşınıyor. Beşinci gün: Fırat'ın kıyısına götürdüler, belki serin hava iyi gelir diye. Altıncı gün: ateş zirveye çıktı, zar zor konuşuyordu. Yedinci gün: komutanları geldi, onları tanıdı ama ağzından tek kelime çıkmadı. Sadece gözleri... bir yüzden diğerine kayıyordu.
Sekizinci gün askerler saraya zorla girdi. Öldüğünü ve generallerin sakladığını duymuşlardı. Bu adamlar onunla birlikte Nil'den Afganistan dağlarına kadar savaşmışlardı — efendilerinin kapalı kapılar ardında ölmesine razı değillerdi. Sıralandılar, tek tek yatağının önünden geçtiler. Konuşamıyordu. Kıpırdayamıyordu. Ama her asker geçerken başını hafifçe kaldırıp ona baktı. Tarihin en büyük fatihi ordusuna veda etti — sadece gözleriyle.
MÖ 323, 10 veya 11 Haziran'da öldü. Otuz iki yaşındaydı. Onu ne öldürdü? İki bin yıldır kimse bilmiyor. Antik kaynaklar zehir dedi. Modern doktorlar tifo, sıtma ya da kronik içkiyi işaret ediyor. En çarpıcı teori 2018'den geldi: bir araştırmacı, otoimmün bir hastalığın vücudunu felç edip bilincini açık bıraktığını öne sürdü. Cesedi altı gün bozulmadı — eskiler bunu tanrı olduğunun kanıtı saydı. Araştırmacının yorumu: bozulmadı çünkü henüz ölmemişti.
Son sözleri belki de tarihin en pahalı cümlesidir. "İmparatorluğu kime bırakıyorsun?" diye sordular. Ya "en güçlüye" dedi ya da "Kraterus'a" — generallerinden birine. Yunanca'da bu iki ifade neredeyse aynı duyulur ve son nefesini veren bir adamın fısıltısından kimse farkı anlayamadı. Sonuç: kırk yıl savaş. Annesi öldürüldü. Karısı öldürüldü. Bebek oğlu öldürüldü. On üç yılda kurduğu imparatorluk bir nesilde paramparça oldu.
Generallerinden biri cesedi çalıp Mısır'a götürdü. Yüzyıllarca İskenderiye'de altın bir tabutta yattı. Caesar mezarı ziyaret etti, Augustus mumyanın burnunu yanlışlıkla kırdı. Dördüncü yüzyılda mezar kayboldu — bugüne kadar bulunamadı. Son nefesini verdiği saray, Bağdat'ın güneyinde bir çamur yığını. Derler ki «ölümden öte köy yok.» İskender ömrü boyunca hep ötenin ötesine geçti — Yunanistan'ın, Mısır'ın, İran'ın ötesine. Ama ölüm öyle bir sınırdı ki öbür tarafında hiçbir şey yoktu.
