Bir dünya hayal et: herkes aynı dili konuşuyor. Yaratılış kitabının on birinci bölümü tam da böyle açılıyor. Nuh'un torunları bugünkü Güney Irak'ta dümdüz bir ovaya geliyorlar. Taş yok, kereste yok. Sadece çamur. Nehir çamurunu tuğla yapıp ateşte pişiriyorlar, aralarına zift sürüyorlar — o zift ki bugün hâlâ Irak topraklarından kaynayarak çıkıyor. Sonra her şeyi değiştirecek o cümleyi kuruyorlar: “Gelin, tepesi göklere erişecek bir kule yapalım.”
İşin çılgın tarafı şu: o kule gerçekten vardı. Adı Etemenanki'ydi — Sümerce “Yerin ve Göğün Temel Tapınağı.” Babil'in göbeğinde dikiliyordu. Alman arkeolog Robert Koldewey 1899'da kazı başlattığında, kutsal kitabın anlattığını buldu: her kenarı 91 metre olan devasa bir kare taban, fırınlanmış tuğlalar ve zift. Asırlarca yeniden yükseltildi ama en görkemli hâline Kral Nebukadnezar döneminde kavuştu, milattan önce 600 civarında. Kralın kendi yazıtı her şeyi özetliyor: “Tepesini göklere erdirdim.”
Yedi kat. Tepedeki mavi sırlı tuğlalar güneşte parlıyor. Zirvedeyse tanrı Marduk'a adanmış bir tapınak. Yüksekliği 91 metre — kabaca Özgürlük Heykeli kadar. Masa gibi dümdüz bir ovada bu kuleyi 50 kilometre öteden görebilirdiniz. Dağı olmayan bir ülkede insanlar kendi dağını yapmıştı. Yunan tarihçi Heredot milattan önce 460 civarında gelip gördüğünde, zirvedeki tapınakta her gece tek başına uyuyan bir rahibeden söz etti — tanrının kendisini bekliyormuş. Yunanlılar bile ağzı açık kalmıştı.
“Babil” adı aslında bir alay. Babilliler şehirlerine “Bab-ili” diyordu — “Tanrı'nın Kapısı.” Ama İbrani yazarlar adı “balal”a — “karıştırmak”a — bağladılar. Tanrı'nın Kapısı böylece Kargaşa'nın Kapısı oldu. Birlikten kuvvet doğar derler — ama belki de Tanrı'nın korktuğu tam da buydu. Ve bu hikâye İbranilere bile ait değildi. Milattan önce 2100'den kalma bir Sümer şiiri, Yaratılış'tan bin yıl önce, aynı şeyi anlatıyordu: bir zamanlar tek dil vardı, sonra tanrılar onu parçaladı.
Bir de kuleyi inşa eden adamın portresi var. 2011'de tarihçi Andrew George, Nebukadnezar döneminden kalma siyah bir taş levha yayımladı. Üzerinde kral, kulesinin yanında duruyor — elinde bir asa, yüzü zirveye dönük. Tamamlanmış kulenin şimdiye kadar bulunan tek görüntüsü bu. Orada duruyor Nebukadnezar — dünyanın en güçlü adamı — eserine yukarı bakıyor. Yüzündeki ifadeyi anlatacak tek kelime var: taşa dönmüş gurur.
Kule Tanrı'nın yıldırımıyla yıkılmadı. Çok daha sıradan bir şeye yenildi: zamana. Büyük İskender milattan önce 331'de Pers İmparatorluğu'nu ezip Babil'e girdiğinde kule çoktan dökülüyordu. Persler iki yüz yıl boyunca çürümeye bırakmıştı. İskender on bin askerine enkazı temizletmeyi emretti. İki ay uğraştılar, kıpırdatamadılar. Sonra İskender otuz iki yaşında, Nebukadnezar'ın kendi sarayında sıtmadan öldü. Kimse bir daha denemedi.
Bugün Bağdat'ın 85 kilometre güneyinde suyla dolu bir çukur var — antik dünyanın en büyük kulesinin bir zamanlar yükseldiği yer. UNESCO 2019'da Dünya Mirası listesine aldı. Ama kulenin asıl anıtı Irak'ta değil. Yeryüzünde konuşulan her dilde. Seul'deki bir çocukla São Paulo'daki bir çocuğun aynı gün batımını izleyip onu anlatacak tek ortak kelimeleri olmamasında. Tuğlalar gitti. Zift yüzyıllar önce ufalandı. Ama kargaşa mı? O sonsuza dek bizimle.
