Yıl 267, yer Suriye’deki Emesa şehri. Bir ziyafet sofrasında Roma’nın Doğu’daki en güçlü adamı katledildi. Savaşçı kral Septimius Odaenathus, büyük oğluyla birlikte kendi yeğeninin bıçağına kurban gitti — sebebi mi? Kaynaklara göre sıradan bir kin. Ama hikâyenin asıl başladığı yer, o kan banyosundan sapasağlam çıkan kadın. Adı Zenobia. Ve antik dünyanın tanıdığı en tehlikeli kadın olmak üzereydi.
Antik kaynakların hepsinde aynı şaşkınlık var — sanki böyle bir kadın var olmamalıydı. Dört dil biliyordu. Dönemin en büyük düşünürlerinden biriyle felsefe okumuştu. Ordusunun önünde at sürer, askerleriyle kilometrelerce yürür, sofrada Pers krallarını içkide masanın altına yollardı. Soyunu Kleopatra’ya dayandırıyordu. Kocası öldüğünde tahtta bebeği oturuyordu — ama yöneten, kararları alan, gücü elinde tutan Zenobia’ydı.
Sonra kimsenin beklemediği hamleyi yaptı. 270 yılında yetmiş bin askerini güneye, Mısır’a sürdü — Roma şehrini besleyen tahılın geldiği topraklara. Roma kuvvetlerini ezdi geçti, antik dünyanın en zengin eyaletini eline aldı. Aynı anda orduları kuzeyde Suriye’yi aşıp bugünkü Türkiye topraklarının derinliklerine kadar yayıldı. Zirvedeyken imparatorluğu Roma’nın üçte birini kaplıyordu. Paralara kendi yüzünü bastırdı, imparatorunkini kaldırdı. Bu hırs değildi. Bu savaş ilanıydı.
Roma’nın cevabı ağır oldu. İmparator Aurelianus — imparatorluğun batısını tek başına toparlayan acımasız bir asker — 272’de doğuya yürüdü. Zenobia tarihin en cesur mektuplarından birini gönderdi: ‘Teslim olmamı istiyorsun — sanki Kleopatra’nın yaşamaktansa kraliçe olarak ölmeyi seçtiğinden haberin yokmuş gibi.’ Aurelianus aldırmadı. Zırhlı süvarilerini hafif atlılarının peşine takıp Suriye güneşinde koşturdu — sıcak, kılıçların yapamadığını yaptı. Ordu paramparça oldu. Zenobia Palmira’ya kaçtı.
Aurelianus Palmira’yı kuşatıp bekledi. Surların içinde yiyecek tükendi. Zenobia’nın bel bağladığı Pers takviye kuvvetleri asla gelmedi. İşin bittiğini anlayınca bir gece karanlığında, çölün en hızlı hayvanı bir yarış devesinin sırtında Fırat Nehri’ne doğru sürdü — nehrin ötesinde Pers toprakları ve özgürlük vardı. Roma süvarileri onu tam kıyıda, bir tekneye binerken yakaladı. Bir ayağı suda, diğeri tarihte — öyle yakalandı.
Sonrası mı? Kime sorduğuna bağlı. Bir Roma kaynağına göre altın zincirlerle Roma sokaklarında gezdirildi — zincirler öyle mücevherlerle doluydu ki hizmetçiler taşımasına yardım etmek zorunda kaldı. Sonra bir köşkte, senatör karısı olarak sessizce yaşadı. Başka bir kaynak, yolda kendini aç bırakarak öldüğünü söyler — tıpkı soyundan geldiğini iddia ettiği Kleopatra gibi. Arap geleneği ona en güzel çıkışı verir: yüzüğündeki zehri ısırdı ve dedi ki, ‘Kendi elimle — düşmanımın eliyle değil.’
Roma senatörleri Aurelianus’u bir kadın uğruna lejyonlarını harcamakla alay ettiğinde, cevabı keskin oldu: ‘Beni eleştirenler, onun nasıl bir kadın olduğunu bilselerdi övgü yağdırırlardı.’ Yiğidi öldür ama hakkını yeme derler — Roma onu yendi ama hakkını yiyemedi. Bugün heykeli Şam’da dikilir, yüzü Suriye parasındadır. Ve Palmira’nın harabeleri — yüzyılların ve savaşların yonttuğu çöl başkenti — hâlâ kumlardan yükselir. Diz çökmeyi reddeden bir şeyin kemikleri gibi.
