1272 yılı. Venedikli tüccar Marco Polo, İran’ın kuzeyindeki dağlardan geçiyor. Alamut Kalesi’ne hiç ayak basmadı — Moğollar on altı yıl önce yerle bir etmişti zaten. Ama İpek Yolu üzerindeki pazarlarda öyle bir hikâye duydu ki, sekiz yüz yıl boyunca dilden düşmeyecekti. İki dağ arasına gizlenmiş bir vadi. Dünyanın en güzel bahçesi. Altın kaplı köşkler, şarap ve bal akan dereler, gözleri kamaştıran kadınlar.
Efsaneye göre Hasan Sabbah — Haçlıların “Dağın Yaşlı Adamı” dediği adam — çevre köylerden genç delikanlılar seçer, onları uyuşturarak bu bahçeye taşırmış. Delikanlılar uyandığında kendilerini gerçekten cennette sanırlarmış. Bitmeyen şölenler, hayal edilemeyecek zevkler. Günler sonra yeniden uyuşturulup dışarı çıkarılırlarmış. Sonra Hasan’ın mesajı çok netti: “Seni oraya geri gönderecek tek kişi benim. Emrimi dinle — ölümüne. Cennet kapısını sana ben açarım.”
Efsaneye göre tarihte eşi görülmemiş bir örgüt böyle doğmuştu. Bu adamlar ölümden kaçmıyordu — koşarak gidiyordu. Son bir görev onlara sonsuzluğu kazandıracaktı. Keşiş ya da asker kılığına girip saraylara sızıyor, güpegündüz tek hançer darbesiyle vuruyorlardı. Kaçmaya bile çalışmıyorlardı. Düşmanları onlara haşhaşîn dedi — “esrarkeş” anlamında bir hakaret. Bu kelime Avrupa’ya ulaştığında “assassin” oldu. İngilizce’de “suikastçı” kelimesinin kökeni budur.
Ama işin aslına bakarsanız hiçbiri gerçek değildi. Tarihçi Ferhad Daftary 1994’te yayımladığı kitapta bahçenin var olmadığını kanıtladı. Hasan’ın kendi cemaatinden tek bir kaynak bu bahçeden söz etmiyor. Dönemin Müslüman yazarlarında uyuşturucu diye bir şey yok. Moğol tarihçi Cüveynî, Alamut’u 1256’da ele geçirdikten sonra kaleyi bizzat gezdi. Bulduğu: depolar, atölyeler ve devasa bir kütüphane. Altın köşk yok. Bal akan dere yok. Polo, ayak bile basmadığı bir yer hakkında pazar dedikodusunu tekrarlıyordu.
Gerçek Hasan Sabbah efsanedeki adama hiç benzemiyordu. Şarap içtiği için kendi oğlunu idam ettiren, acımasızca disiplinli bir âlimdi. 1090’da İran’ın kuzeyinde, dik kayalıkların üzerindeki Alamut Kalesi’ni ele geçirdi — rivayete göre tek damla kan dökülmeden. Otuz dört yıl boyunca kaleden bir kez bile dışarı çıkmadı. İslam dünyasının en büyük kütüphanelerinden birini kurdu. Adamları uyuşturulmuş zombiler değildi. Dil öğrenen, diplomasi bilen, inançları uğruna hareket eden eğitimli insanlardı.
Alamut’un gerçek “bahçeleri” mi? Kireçtaşı kayalıklara oyulmuş sarnıçlarla ve elle açılmış su kanallarıyla sulanan tarım teraslarıydı. Altın köşk değil. Bal akan dere değil. Dünyanın en ücra vadilerinden birinde bir topluluğu doyuran, dahiyane bir mühendislik harikası. O sarnıçların bazıları neredeyse bin yıl sonra bugün hâlâ su tutuyor.
Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış derler. Marco Polo’nunki sekiz yüz yıldır sönmedi. Orada bulunmamış bir adamın, olmamış olaylar hakkında anlattığı — üstelik hapishane hücresinde bir romancıya dikte ettirdiği — hikâye, İngilizce’ye “assassin” kelimesini kazandırdı. Assassin’s Creed sayesinde milyonlarca insan hâlâ o uydurma dünyada dolaşıyor. Gerçek Hasan’ı ise neredeyse kimse tanımıyor. Tarihin en tehlikeli silahı hançer değildi. Kimsenin doğrulamaya zahmet etmediği bir hikâyeydi.
