Milattan sonra 73 yılının kışı. Flavius Silva adında bir Roma generali Yahudiye Çölü'ndeki bir uçurumun dibinde durmuş yukarı bakıyordu. Dört yüz metre tepesinde, Masada denilen düz tepeli bir kayanın üstünde 960 Yahudi isyancı Roma'ya boyun eğmeyen son kaleyi tutuyordu. Kudüs üç yıl önce düşmüştü. İkinci Tapınak — Yahudi ibadetinin kalbi — kül olmuştu. Her karargâh teslim olmuştu. Yalnız çöldeki bu kaya direniyordu.
Silva acele etmedi. İleride konsül olacak — Roma'nın en üst makamlarından biri — deneyimli bir askerdi ve bu kuşatmayı ürkütücü bir sabırla yürüttü. İlk iş olarak dağı mühürledi. Askerlerine kayanın tabanını tamamen çevreleyen bir sur yaptırdı: yaklaşık beş kilometre uzunluğunda, gözetleme kuleleri ve sekiz tahkimli kampla donatılmış. Ne giren vardı ne çıkan. O kamplar bugün bile Masada'nın tepesinden görülüyor — çöl zeminine basılmış izler, sanki taşa dönmüş bir hayalet ordusu.
Asıl sorun şuydu: dört yüz metrelik bir uçurumdan orduyu nasıl çıkarırsın? Doğu patikası asker geçiremeyecek kadar dardı. Ama batı tarafında, zirvenin yüz metre altında doğal bir kaya çıkıntısı vardı. Silva'nın mühendisleri oradan surlara kadar bir rampa yapmaya karar verdi — yetmiş beş metre sıkıştırılmış toprak, kırılmış taş ve kereste, bir koçbaşının geçebileceği genişlikte. Roma'nın o güne dek giriştiği en iddialı yapılardan biriydi.
Hikâye tam burada karanlıklaşıyor. O yamacı tırmanan işçiler sadece asker değildi. Önceki savaşlarda ele geçirilmiş Yahudi savaş esirleriydi — kendi soydaşlarını öldürecek silahı elleriyle inşa etmeye zorlanmış insanlar. Tepedeki savunucular onları görüyordu. Roma da bunu gayet iyi biliyordu. Yahudi işçileri en açık, en korunaksız noktalara yerleştirerek yukarıdakilerin soydaşlarını öldürmeden karşılık veremeyeceğini garanti altına almıştı. Hesaplanmış bir vahşetti; üstüne mühendislik maskesi geçirilmişti.
Aylar boyunca rampa yükseldi. Kırk dereceyi aşan çöl sıcağında, on kilometre ötedeki kaynaklardan su taşınarak iş bir gün bile durmadı. Savunucuların yapabileceği tek şey seyretmekti. Her sabah rampa biraz daha yakın. Her akşam gelecekleri biraz daha kısa. Yardım gelmeyecekti. Sadece Roma'nın er ya da geç ulaşacağının ağır, öğütücü kesinliği vardı — hızla değil, baskınla değil, sırf o korkunç sabırla. Sabreden derviş muradına ermiş, derler. Roma sabretti — ama tepede onu bekleyen murad değil, sessizlikti.
Rampa surlara ulaşınca Silva ateşli okları savuşturmak için demirle kaplı kuşatma kulesini ileri sürdü; koçbaşı duvarı dövmeye başladı. Dış sur çatladı, yıkıldı. Arkasında savunucular taşın tutamayacağını bilerek keresteler arasına toprak sıkıştırmıştı. Koçbaşı geri sekti. Bunun üzerine Silva ateşe verdi. Rüzgâr bir an Romalılara doğru döndü. Sonra geri döndü — ve alevler son engeli yuttu. Gece çöktüğünde Roma ile Masada arasında havadan başka bir şey kalmamıştı.
Şafakta Onuncu Lejyon gedikten içeri daldı. Sessizlik. Tarihçi Josephus'a göre 960 savunucu Roma'ya teslim olmaktansa kendi canlarına kıymayı seçmişti. Silva aylarca didinmişti. Tarihin en büyük kuşatma yapılarından birini dikmişti. Koskoca bir lejyonu seferber etmişti. On binlerce ton toprak ve taş taşıtmıştı — bin kişiden az bir grup için. Rampa onu zirveye taşıdığında fethedecek kimse kalmamıştı.
O rampa hâlâ ayakta. İki bin yıllık rüzgâr, sel ve deprem onu yıkamadı. Kamplar ve kuşatma suruyla birlikte bugüne kadar bulunan en eksiksiz Roma kuşatma sistemi — hatta Fransa'daki Alesia'da Sezar'ın ünlü yapılarından bile daha iyi korunmuş. Bugün yanından yürüyebilir, zirveden aşağı bakabilir ve bir imparatorluğun takıntısını çöl toprağına kazınmış hâlde görebilirsiniz. Roma bir noktayı kanıtlamak için o noktanın değerinden çok daha fazlasını harcadı.
