1864'te Bavyera'nın başına on sekiz yaşında bir kral geçti. Ludwig uzun boylu, esmer, yakışıklıydı — ama iktidarla zerre ilgisi yoktu. Onu yakan tek şey müzikti. Tahta çıktıktan haftalar sonra besteci Richard Wagner'e öyle bir mektup yazdı ki, düpedüz bir aşk itirafıydı: “Günlük hayatın yükünü sonsuza dek omuzlarınızdan almak istiyorum. Siz benim için bir tanrısınız.” On sekiz yaşındaydı. Wagner elli bir. Tarihin en pervasız ve en güzel tutkularından biri bu mektupla başladı.
Ludwig, Bavyera hazinesini Wagner'in dehasına akıttı. Bestecinin tüm borçlarını sildi, Wagner'in yıllardır hayal ettiği Bayreuth Festival Tiyatrosu'nu finanse etti. Tek kişilik özel opera gösterileri düzenletti — karanlık bir Münih tiyatrosunda yapayalnız oturur, müzikle birlikte ağlardı. Politikacılar çıldırdı, Wagner'i şehirden kovdurdular. Ama Ludwig'in sadakati hiç sarsılmadı. Ülkeyi yönetmeye tenezzül etmeyen bu kral, bir müzik parçası için dağları yerinden oynatırdı.
Gerçek dünya onu hayal kırıklığına uğrattıkça Ludwig kendi dünyasını kurdu. Üç masal kalesi, her biri bir öncekinden daha çılgın. Linderhof'un yeraltında gizli bir mağarası vardı — kral altın bir kayıkla gölde süzülürken Wagner'in müziği duvarlardan yankılanırdı. Herrenchiemsee bir adaya kurulmuş Versay kopyasıydı; Aynalar Salonu orijinalinden bile uzundu. Ve Neuschwanstein — Alpler'de bir uçurumun kenarına tünemiş, baştan sona Wagner operaları için tasarlanmış bir sahne dekoru. Taştan bir rüya.
Yıllar geçtikçe Ludwig'in davranışları tuhaflaştı. Gece ile gündüzü ters çevirdi; sabahın üçünde altın kızaklarla, meşale ışığında ormanlarda dolaşırdı. Akşam yemeklerinde hayali misafirler için sofra kurdururdu — XIV. Louis, Marie Antoinette gibi yüzyıllar önce ölmüş isimlerin boş sandalyelerine bakarak saatlerce konuşurdu. Bir uçan makine tasarladı. Sadece sıcak hava balonuyla ulaşılabilecek bir kaya sütununun tepesine kale çizdi. İkisi de hiç yapılmadı.
8 Haziran 1886'da dört psikiyatrist, Ludwig'i deli ilan etti. Dördü de kralı tek bir kez bile muayene etmemişti. İki gün sonra Neuschwanstein'a tutuklama heyeti geldi. Muhafızlar ilk grubu geri çevirdi ve birkaç çılgın saat boyunca kral, kendi masallarının kahramanı gibi kalesini savundu. İkinci girişim başarılı oldu. Ludwig tahtından edildi, Starnberg Gölü kıyısındaki Berg Şatosu'na kapatıldı. Masallar inşa eden adam artık bir mahkûmdu.
Üç gün sonra, 13 Haziran akşamı, Ludwig ve psikiyatristi Dr. Bernhard von Gudden yürüyüşe çıktı. İkisi de geri dönmedi. Cesetleri o gece gölün sığ sularında bulundu. Ludwig kırk yaşındaydı. Resmi açıklama boğulmaydı — ama cesedinin bulunduğu yerde su bel hizasındaydı ve Ludwig iyi bir yüzücüydü. O akşam gerçekte ne olduğunu bugüne kadar kimse açıklayamadı. Bu sır yüz kırk yıldır Bavyera'nın peşini bırakmıyor.
Derler ki deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz. Ludwig kuyuya taş değil, Alpler'e kale attı — ve yüz kırk yıldır kimse çıkarmak istemiyor. Bugün Neuschwanstein'ı yılda bir buçuk milyon insan ziyaret ediyor. Walt Disney bu kaleyi görüp Uyuyan Güzel Şatosu'nu bundan esinlendi. Ludwig'i deviren bakanları kimse hatırlamıyor. Hükümeti bir dipnot bile değil. Ama yıkmaya çalıştıkları rüya? Hâlâ o uçurumda, sapasağlam ayakta. Ona deli dediler. Dünya onu haklı çıkardı.
