Üç bin yıl önce, yeryüzünün en güçlü adamı âşık oldu — ve lafta bırakmadı. Aşkını bir dağın içine kazıdı. Mısır firavunu II. Ramses’in düzinelerce eşi vardı. Firavunlar kraliçe biriktirirdi, tıpkı bugünün liderleri müttefik biriktirdiği gibi — siyasi araç, hayat arkadaşı değil. Ama bir kadın her şeyi değiştirdi. Adı Nefertari’ydi ve Ramses onu tarihçileri hâlâ şaşkına çeviren bir şekilde sevdi.
Nefertari, Ramses daha şehzadeyken onunla evlendi — taçtan önce, tahttan önce, her şeyden önce. Ramses firavun olunca onu bir kenara atmadı. Tam tersine, yanına daha da çekti. Devlet törenlerinde yanı başında durdu. Yabancı kraliçelere bizzat mektuplar yazdı — aralarında Mısır’ın en büyük rakibi Hitit İmparatorluğu’nun kraliçesi Puduhepa da vardı. Normalde yalnızca firavuna ayrılmış dini törenleri yürüttü. Unvanları her şeyi anlatıyor: “Aşkın Tatlısı” ve “Bütün Toprakların Hanımı.”
Mısır’ın güneyinde, Abu Simbel’de Ramses Nefertari’ye doğrudan kayalığa oyulmuş bir tapınak yaptırdı. Bu neredeyse duyulmamış bir şeydi — firavunlar tapınakları tanrılar için yaptırırdı, eşleri için değil. Ama asıl sizi durduran detay şu: tapınağın cephesindeki Nefertari heykelleri Ramses’inkilerle birebir aynı boyutta. Mısır sanatında boyut güç demekti. Onu taşta kendisine eşit kılmak, bütün bir uygarlığın kurallarını baştan yazmak demekti.
Tapınağın girişinin üstüne Ramses, üç bin yılı aşkın süredir ayakta duran bir yazıt bıraktı. Bu tapınağı “Büyük Kraliyet Eşi Nefertari — güneşin kendisi için parladığı kadın” adına yaptırmıştı. Ve bu sadece şiir değildi. Abu Simbel tapınakları öyle bir hassasiyetle tasarlanmıştı ki yılın belirli günlerinde güneş ışığı kayanın ta derinlerine ulaşıyordu. “Güneşin kendisi için parladığı kadın” hem aşk mektubu hem mühendislik harikasıydı. Adam harfi harfine güneşi ona doğrultmuştu.
Nefertari öldüğünde — kırk yaşlarındaydı, Ramses’in hükümdarlığının yirmi dördüncü yılıydı — ona Mısır tarihinin en nefes kesici vedası sunuldu. Kraliçeler Vadisi’ndeki mezarı duvardan duvara öyle olağanüstü resimlerle kaplıdır ki araştırmacılar buraya “antik Mısır’ın Sistine Şapeli” der. Tanrıçalar Nefertari’nin elinden tutup onu öbür dünyaya yürütür. O resimlerde tanrıların arasına aitmiş gibi ilerler — çünkü Ramses’in gözünde gerçekten de öyleydi.
“Sabırla koruk helva olur” derler. Ama Ramses’in aşkı helva olmayı beklemedi — kayaya kazındı ve üç bin yıldır tadını hiç kaybetmedi. Mezar duvarlarına belki de hâlâ ayakta duran en eski aşk mektubunu bıraktı: “Aşkım eşsizdir — kimse onunla boy ölçüşemez. Yaşayan en güzel kadındır. Yanımdan geçmesiyle kalbimi çaldı.” Antik dünyanın en güçlü adamı, karısından gözleri dönen bir delikanlı gibi söz ediyor.
Ramses yaklaşık doksan yaşına kadar yaşadı. Nefertari’den sonra kırk yılı aşkın hüküm sürdü. Başka kraliçelerle evlendi, yüzden fazla çocuk babası oldu, Sudan’dan Suriye’ye uzanan bir imparatorluk boyunca anıtlar dikti. Ama insanların aklında kalan ne biliyor musunuz? Savaşlar değil, fetihler değil. Çölün ortasında bir kayaya oyduğu tapınak — hiç unutamadığı bir kadın için. Bazı aşk hikâyeleri bir ömür sürer. Bu otuz iki asırdır sürüyor — ve daha bitmedi.
