1939 yılı. Vatikan'da bir grup işçi, Aziz Petrus Bazilikası'nın — dünyanın en büyük kilisesinin — altında yeni bir papa mezarı için yer açıyordu. Sıradan bir iş gibi görünüyordu. Sonra mermer zemin ayaklarının altında çöktü ve zifiri karanlığa düştüler. Toz bulutu dağıldığında, on altı yüzyıldır hiçbir insanın adım atmadığı bir yerde durduklarını fark ettiler. Ve bu kilisenin var oluş nedenini kanıtlayabilecek ya da yerle bir edebilecek bir sırra kapı açmışlardı.
Düştükleri yer, tam anlamıyla bir ölüler şehriydi — yaklaşık 320 yılından beri mühürlü kalmış bir Roma mezarlığı. Hristiyanlığı benimseyen ilk Roma imparatoru Konstantin, bu mezarlığın tamamını toprakla doldurtup düzletmişti. Soyluların, azat edilmiş kölelerin mezarları — hepsi gömüldü. Tek bir amaç için: kilisesini, diğer tüm mezarlardan daha kıymetli olduğuna inandığı tek bir kabrin tam üstüne inşa etmek.
"Sabreden derviş muradına ermiş" derler — ama on yıl boyunca yeraltı tünellerinde sürünerek sabretmek zorunda kalacak bir derviş kimsenin aklına gelmemişti. Papa XII. Pius — Kilise'yi İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık yıllarından geçiren adam — gizlice bir arkeolojik kazı başlattı. Tam on yıl, küçük bir arkeolog ekibi bazilikanın altındaki dar tünellerde ilerleyerek mezar üstüne mezar ortaya çıkardı: antik duvar resimleri, mozaikler, birinci yüzyıla ait Latince yazıtlar.
Batıya, ana mihrabın tam altındaki noktaya doğru ilerledikçe mezarlar sadeleşti, yoksullaştı, yaşlandı. Vatikan Tepesi'nin bir zamanlar sıradan insanların ve idam edilenlerin gömüldüğü bölgesine giriyorlardı. Celile'den gelmiş, çarmıha gerilmiş bir balıkçının gömüleceği tam da böyle bir yer olurdu.
Papa mihrabının tam altında şaşırtıcı bir şey buldular: yaklaşık 160 yılında inşa edilmiş küçük bir taş türbe. Bu türbe, Gaius adlı Romalı bir rahibin yaklaşık 200 yılında yazdığı bir metinle birebir örtüşüyordu — Gaius, ziyaretçilere Vatikan Tepesi'nde havari Petrus'un "anıtını" gösterebileceğini yazmıştı. Türbenin dayandığı sıvalı duvar, kazınmış Hristiyan dualarıyla kaplıydı. Ve bir yazı yüzyılları aşarak haykırıyordu: "Petros eni" — Petrus burada.
O duvarın arkasında, mermerle kaplı bir boşlukta, altın iplikle dokunmuş mor kumaşa sarılmış insan kemikleri buldular. Bu türden kumaş yalnızca kraliyet ailesi ya da en yüce dinî makamlar için kullanılırdı. Bir anatomist kemiklerin güçlü yapılı, altmış ile yetmiş yaşları arasında ölmüş bir erkeğe ait olduğunu belirledi. Bu profil, havari Petrus hakkında bildiklerimizle çarpıcı biçimde örtüşüyordu.
Ama bu keşif kıyasıya bir tartışma başlattı. Kazının başındaki arkeolog Antonio Ferrua, türbenin hemen altındaki toprakta başka kemikler bulmuştu ve gerçek kalıntıların bunlar olduğuna emindi. Oysa antik yazıtlar uzmanı Margherita Guarducci, duvardaki kemiklerin savunucusu oldu. Vatikan arşivlerinde iz sürerek kemiklerin daha önceki bir inşaat sırasında koruma amacıyla sessizce taşındığını ortaya koydu.
1968'de Papa VI. Paulus, dikkatle tartılmış kelimelerle dünyaya seslendi: "Aziz Petrus'un kalıntıları, ikna edici olduğuna inandığımız bir şekilde teşhis edilmiştir." Ama bunu resmî bir kilise öğretisi ilan etmenin bir adım gerisinde durdu — ve bugün hâlâ hiçbir Katolik, o kemiklerin Petrus'a ait olduğuna inanmak zorunda değil.
O kemikler gerçekten Celile'den gelip İsa ile yürüyen balıkçıya mı ait? Belki asla kesin olarak bilemeyeceğiz. Ama inkâr edilemeyecek bir şey var: birinci yüzyıldaki basit bir mezardan ikinci yüzyıldaki türbeye, Konstantin'in bazilikasından bugün ayakta duran Rönesans şaheserine kadar — iki bin yıllık inanç, hep aynı birkaç metrekare Roma toprağına işaret ediyor. Bu sadece inanç değil. Bu, iki bin yıldır yerinden kıpırdamamış bir harita işareti.
