Hindistan'ın Agra şehrinde, Taç Mahal'ın gölgesinde anlatılan bir hikâye var. Şah Cihan 1653'te karısının türbesini bitirdiğinde yirmi bin işçinin ellerini kestirmiş — bir daha kimse bu kadar güzel bir şey yapamasın diye. Bazı anlatımlarda gözlerini de oydurmuş. Dünyanın en meşhur efsanelerinden biri. Ve baştan sona uydurma.
Üstelik özgün bir yalan bile değil. Aynı hikâyeyi Moskova'daki Aziz Vasil Katedrali için de anlatırlar — İvan, mimarların gözlerini kör etmiş. Ve biz Türkler bu masalı en iyi biliriz: Fatih Sultan Mehmed, Fatih Camii'nin mimarının elini kestirmiş. "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar" derler — ama bu yalanın mumu yüzyıllarca yandı. Çünkü insanlar, imkânsız güzellikte bir şey gördüklerinde, onu yapanların bedel ödediğine inanmak istiyor.
Ama Babürlüler kayıt tutma konusunda takıntılıydı. Şah Cihan'ın resmî saray tarihi Pâdişahnâme — yüzlerce sayfa boyunca her ücreti, her taş ocağı sözleşmesini, her mermer sevkiyatını tek tek belgelemiş. Ceza kaydı yok. Tek bir satır yok. Kırk bin eli kesmek idarî bir felâket olurdu — Asya'ın en yetenekli işgücünü bir gecede kaybetmek demekti. Her şeyi belgeleyen bir imparatorluk bunu belgelememiş. Çünkü olmamış.
Şah Cihan tam tersini yaptı. 1641'de, inşaat sürerken, imparatorluk genelinde angarya çalıştırmayı yasakladı. Agra Kalesi'ndeki bir kitabede hazineden işçi ücretlerine on bir milyon dam harcandığı yazılı. Daha da çarpıcısı: arkeologlar Taç Mahal'ın kumtaşına kazınmış yaklaşık 670 isim buldu — Arapça ve Farsça, yanlarında Hindu ve İslam sembolleri yan yana. Bunlar mahkûm çizikleri değildi. Yaptıklarıyla gurur duyan insanların imzalarıydı.
Baş mimar Üstad Ahmed Lâhurî — Öklid okumuş bir matematikçi, "Çağın Harikası" unvanlı — Taç Mahal'dan sonra ortadan kaybolmadı. Doğruca bir sonraki projesine geçti: Delhi'deki Kızıl Kale'nin tasarımı, Şah Cihan'ın yeni başkenti. 1649 civarında doğal sebeplerle öldü, elleri sapasağlam. Oğlu daha sonra Taç Mahal'ın bilinçli bir kopyasını inşa etti — bizzat Şah Cihan'ın oğlu İmparator Evrengzib'in emriyle. Tekrar yasaklayan bir ferman hiç var olmamıştı.
Bir de hattat Abdülhak var. İran'dan getirilmişti; her kemere, her kapı alınlığına Kur'an ayetleri yazacaktı. Harfleri duvarda yukarı çıktıkça büyütecek şekilde tasarladı — yerden bakınca hepsi aynı boyutta görünsün diye. Dört yüz yıl sonra hâlâ işe yarayan bir görsel hile. Şah Cihan ona "Amanat Han" unvanını, toprak ve ömür boyu zenginlik verdi. Taç Mahal'ı kendi adıyla imzalayan tek kişi varlıklı olarak öldü — ve kazancıyla yolcular için bir han yaptırdı.
Peki efsane neden ölmüyor? Kısmen İngiliz sömürgecilerin "zalim Doğu hükümdarları" anlatısı Hindistan'ı yönetmeyi meşru kılıyordu. Ama asıl sebep daha derin: Taç Mahal'ın önünde durduğunuzda, mermer gözünüzün görebildiği her yeri kapladığında, taşa işlenmiş çiçekler koparılabilecekmiş gibi göründüğünde — beyniniz bu güzelliğe denk bir açıklama arar. Kırk bin kesilmiş el, tüm dehşetiyle, soruya yetecek büyüklükte bir cevaptır.
Ama gerçek hikâye daha güzel. Farklı inançlardan yirmi bin işçi, dahi bir mimarın önderliğinde, hazineden maaş alarak yirmi iki yıl boyunca inşa etti — angaryayı yasaklamış bir hükümdarın gölgesinde. İsimlerini duvarlara kazıdılar. Oğullarına öğrettiler; o oğullar henüz doğmamış hükümdarlar için yapılar dikti. Taç Mahal'ı yapan eller asla kesilmedi. O güzellik bir lanet değildi. Bir armağandı — özgürce verilmiş.
