1174 yılında Ortadoğu'nun en güçlü adamı Selahaddin'di. Mısır'ı ele geçirmiş, Suriye ile tek çatı altında birleştirmiş, Kudüs'ü Haçlılardan geri alacak seferin hazırlıklarına başlamıştı. Hiçbir ordu ona karşı koyamıyordu. Ama bir düşmanı vardı ki ordusuz savaşıyordu — Masyaf adlı bir dağ kalesinde oturan, savaşlarını askerle değil, gecenin karanlığında hükümdarların kaburgaları arasına süzülen tek bir bıçakla yürüten bir adam.
Adı Reşidüddin Sinan'dı — Haçlılar ona "Dağın Yaşlı Adamı" derdi. Suriye Haşhaşîlerinin lideriydi; İran'daki Alamut Kalesi'nde Hasan Sabbah'ın kurduğu, suikastı sanata dönüştürmüş bir tarikatın koluydu. Fedaileri çocukluktan yetiştirilirdi: her saraya sızar, her kılığa girer, tek bir bıçak darbesiyle vururlardı — sağ çıkamayacaklarını bilerek. Sinan'ın da bir hesabı vardı: Selahaddin, tarikatın kökenini dayandırdığı Fatımi Halifeliği'ni yıkmıştı ve topraklarını yutmaya hazırlanıyordu.
1174'te Sinan, on üç fedaiyi Selahaddin'in ordugâhına sızdırıp onu öldürmekle görevlendirdi. On üç — hedefin ne denli tehlikeli olduğunu gösteren olağandışı bir sayı. Neredeyse başaracaklardı. Ama Haşhaşî topraklarına yakın bir kaleyi yöneten Humartakin adlı bir emir, sızanları vurmadan önce tanıdı. Alarm verildi. On üçü de yakalandı. İlk girişim başarısız oldu — ama Sinan tek denemeyle vazgeçecek biri değildi.
22 Mayıs 1176'da Sinan tekrar denedi. Selahaddin'in kuzey Suriye'deki Azaz Kalesi'ni kuşatması sırasında, sultanın kendi askerlerinin üniformasını giymiş fedailer doğrudan Selahaddin'e saldırdı. Biri kafasına bıçak sapladı — namlu, sarığının altına gizlenmiş çelik başlıktan sekti. Bir diğeri boğazını kesti — cübbesinin altındaki zırh darbeyi durdurdu. Selahaddin muhafızları yetişene kadar göğüs göğüse dövüştü. Tüm fedailer öldürüldü. Ama mesaj her bıçaktan derin işledi: sana ulaşabiliriz.
Selahaddin Masyaf'a yürüdü ve kaleyi kuşattı. Çadırının etrafına tebeşir ve kül serpti — her ayak izi görünsün diye. Gece boyunca nöbetçi dikti. Çevreyi yağ kandilleriyle aydınlattı. Askeri bir aklın düşünebileceği her tedbiri aldı. Derken bir gece sultan uyandı ve çadır perdesinin arasından süzülen bir gölge gördü. Yastığının yanında: yalnızca Haşhaşîlerin yaptığı biçimde pişirilmiş sıcak çörekler, zehre bulanmış bir hançer ve Sinan'dan bir not. Çörekler hâlâ sıcaktı. Tebeşirde tek bir ayak izi yoktu.
Bir an düşün: Biri silahlı bir ordugâhı baştan sona geçmiş, her nöbetçiyi atlatmış, ayak izini ele verecek şekilde hazırlanmış bir zemin üzerinde yürümüş, Ortadoğu'nun en güçlü adamının başucunda durmuş — adam uykudayken — ve ceset yerine kanıt bırakmış. Boğazını kesebilirdi. Onun yerine çörek bıraktı. «Sabreden derviş muradına ermiş» derler — Sinan da sabretti, ama muradı öldürmek değildi. Muradı, ölümün elinin her duvarı aşabildiğini göstermekti.
Selahaddin birkaç gün içinde kuşatmayı kaldırdı. Bir daha hiçbir Haşhaşî kalesine saldırmadı. Ateşkes imzalandı ve Haçlı döneminin en tuhaf dönüşlerinden birinde, Sinan'ın adamları bizzat Selahaddin'in yanında Haçlı krallıklarına karşı savaştı. Yastığın yanına bırakılan hançer — sultanın kalbine saplanmak yerine — hiçbir öldürmenin yapamayacağını yaptı: düşmanı müttefike çevirdi. Bazen en güçlü silah, kullanmamayı seçtiğin silahtır.
