1090 yılında bir adam, ortaçağın en korkusuz hamlelerinden birini yaptı. Hasan Sabbah, İran’ın kuzeyindeki Elbruz Dağları’nda bir kayanın üstüne kurulmuş Alamut Kalesi’ni tek damla kan dökmeden ele geçirdi. Sonra kapıları kapattı — ve otuz dört yıl boyunca neredeyse hiç dışarı adım atmadı. Ne yaptı bu adam otuz dört yıl boyunca? Okudu. Topladı. Yazdırdı. İslam dünyasının en etkileyici kütüphanelerinden birini sıfırdan kurdu.
Hasan Sabbah’ın ardından gelen her lider bu koleksiyona ekledi. Yüz altmış yılı aşkın bir süre boyunca, her yeni el yazması o dağın tepesine taşındı. 1250’lere gelindiğinde kütüphanede yaklaşık dört yüz bin cilt vardı — felsefe, astronomi, tıp, şiir, din bilimleri. İslam dünyasının dört bir yanından alimler, sırf bu kütüphane için o ücra dağ vadisine kadar geliyordu. Bu bir kitap rafı değildi. Dünyanın en büyük bilgi hazinelerinden biriydi.
Bu alimlerin arasında bir isim vardı ki tarihin seyrini değiştirecekti: Nasîrüddin Tûsî. On üçüncü yüzyıl İslam dünyasının belki de en parlak bilim insanı. Otuz yıldan fazla Alamut’ta yaşadı ve bu sürede astronomi üzerine öyle çalışmalar yaptı ki, yüzyıllar sonra Avrupa’da Kopernik’in eline ulaşacaktı. Kütüphaneyi ancak bir dahinin yapabileceği şekilde kullandı — sadece okumadı, farklı alanları birbirine bağladı, bilinen her sınırı zorladı.
1256’da Moğollar geldi. Cengiz Han’ın torunu Hülâgü Han, yüz bini aşkın askeriyle dağlara yürüdü. Tek bir hedefi vardı: yaklaşık iki yüzyıldır Alamut’u elinde tutan topluluğu yeryüzünden silmek. Son lider Rükneddin Hürşah genç bir adamdı; pazarlık etmeye çalıştı. Teslim olacağını göstermek için kendi kale surlarını yıkmaya bile başladı. Hiçbir faydası olmadı. Hülâgü’nün istediği şey mutlak yıkımdı.
İşte asıl acı veren kısım bu. Yangın başlamadan önce, Moğol ordusunun yanında gelen tarihçi Cüveynî, kütüphanenin içinde gezme izni aldı. Eğitimli bir adamdı; önünde ne durduğunu gayet iyi biliyordu. Kuran nüshalarını ayırdı, kurtardı. Astronomi aletlerini ayırdı, kurtardı. Hasan Sabbah’ın kendi eliyle yazdığı otobiyografiyi bile okudu — Alamut’un kuruluş hikâyesini anlatan tek birinci elden kaynak. Sonra gerisini ateşe verdi. Kütüphane yedi gün yedi gece yandı.
Tûsî hayatta kaldı. Taraf değiştirdi — ihanet miydi, hayatta kalma içgüdüsü müydü, bunu kimse tam olarak bilmiyor. Hülâgü Han’ın baş bilim danışmanı oldu. Onu İran’ın Meraga şehrinde bir gözlemevi kurmaya ikna etti ve oraya fethedilen şehirlerden toplanan dört yüz bin kitap taşındı — Alamut’takiyle aynı sayı. Orada üretilen çalışmalar yüzyıllar sonra Kopernik’e ulaştı. Tûsî’nin zihninde taşıdığı şeylerin bir kısmı o yangından kurtuldu. Ama sadece bir kısmı.
Bugün Alamut’tan geriye, o aynı kayanın üzerinde harabeye dönmüş duvarlardan başka bir şey kalmadı. Arkeologlar sekiz yüz yıl sonra hâlâ su taşıyan kanallar buldu. Moğollar çekildikten sonra insanlar geri döndü — her zaman dönerler. Ama kütüphane geri dönmedi. Dört yüz bin cilt. Yüzyılların düşüncesi, şiiri, bilgisi — tek bir haftada küle döndü. Ateş düştüğü yeri yakar, derler. Alamut’ta düşen ateş öyle bir yaktı ki, neyin yandığını bile asla bilemeyeceğiz.
